27 Eylül 2012 Perşembe

Şebnem Ferah'ın 'Hayatı Sıfırlamak' şarkısını dinliyorum. Ne zaman dinlesem  geçen 10 yılıma  hayıflanırım. İstediğim gibi şekillendiremedim kendi hayatımı. Kendi yanlızlığımda bocalayıp durdum.İnsanın canını acıtan şey yapmak istediklerini bilip yapamamaktır. Hayatın içine dalmak isteyip sığ su birikintisinde kalmak ya da yaydan fırlayıp  gökyüzüne süzüldüğünü düşünürken bir hedef tahtasına saplanmak...Yıllar bana hesap sordukça  sabahın ışığından akşamın karanlığında kayboldum. Artık ne düşler süslüyor gecelerimi ne de düşüncelerim alıyor gündüzlerimi. Beni ben yapanın ne olduğunu bilmeden sadece yapmam gerekenleri yapmak yeterli mi bu dünyada yada sadece kendin olmak için  vereceğin ödünler doğrun mu olmalı. Peki bu kadar kolay mıdır? kağıdı keser gibi hayatına destur çekmek...

 

13 Eylül 2012 Perşembe

anıyasamak: İstanbul'un keşmekeşliğinden uzaklaşıp,bambaşka bi...

anıyasamak: İstanbul'un keşmekeşliğinden uzaklaşıp,bambaşka bi...: İstanbul'un keşmekeşliğinden uzaklaşıp,bambaşka bir güne uyanmak...Bol oksijen, renk renk çiçekler ve masmavi bir deniz...İstanbul'a yakın o...

6 Eylül 2012 Perşembe

İstanbul'un keşmekeşliğinden uzaklaşıp,bambaşka bir güne uyanmak...Bol oksijen, renk renk çiçekler ve masmavi bir deniz...İstanbul'a yakın olup da bu kadar güzelliği bir arada bulabilmek inanılmaz.Ada turuna Heybeliada'dan başlıyorum.İki yıl aradan sonra tekrar buralarda olmak güzel.Bütün adalar içinde en çok heybeliada etkiler beni.İskeleden iner inmez karşımıza çıkan cafeler,çay bahçeleri ve faytonlar büyülü bir atmosfer oluşturuyor.Çardaklar ve sundurmalar altında içilen çayın keyfi de bambaşka. Adayı önemli kılan çok şey var. O güzelim evlerin  içinden bir çırpıda Aya Triada manastırına uluşmak tarihle bugünü yaşamak karmaşık duygular uyandırıyor bende.
Hemen iskelenin yanında Aya Nikola Kilisesi var.Kilisede dua ettikten sonra dileklerim için bir mum yakıyorum. Heybeliada'yı  kısa süreliğine terk edip Büyükada'ya geçiyorum.Çok uzun bir süre Bizanslıların elinde bulunan ada bütün ihtişamıyla bütün duyularıma hitap ediyor.Bakımlı ve gösterişli köşkleri,sokakları beni ne kadar büyülediyse Sultanahmet Köfteci'sinin tabelasını görmek de o kadar üzdü.Aya Yorgi,Aya Dimitri Kilisesi,Ermeni Katolik Kilise'si, Musevi sinagogu ve daha bir çok tarihi yapısıyla Büyükada uzun yıllar insanlığı etkisi altına alacak görünüyor.Adalar birbirine yakın olunca Burgazada'ya geçmemek olmaz tabi. Diğer adalara göre daha elit geliyor bana. Adaya yaklaştıkça  iyi korunmuş kalesi göze çarpıyor. Kale yaz dönemi boyunca her gün 10.00- 19.00 saatleri arasında ziyarete açık.Bilet almayı unutmayın tabi.Alabey Camii,Köprülü Mehmet paşa Camii,Namazgah çeşmesi,Meryem Ana Kilise'si  görülmesi gereken yerler.Çay bahçesinde yanımzdaki masada oturan  iki bayan Kınalıada feribotunu soruyor garsona.Birazdan gelir tiyosunu alınca feribota yetişip Kınalıada'nın yolunu tutuyorum.
Kınalıada, toprağının renginden alıyormuş  adını.(Ben bambaşka bir şey düşünmüştüm.)Bütün adalarda gördüğümüz faytonlar burda yok.Kısacası her yere  yürüyerek gitmeniz gerekiyor.Diğer adalara göre plajı daha gösterişli.Bu güzelim adayı malesef gezemiyorum.sadece bir iki güzel sokağını görüp,göze hitap eden evlerini de  kalbimde taşıyarak tekrar Heybeliada'ya dönüyorum.Bütün adalar için söyleyebileceğim olumsuz tek bir şey var; oda plajları.Çakıl taşları denizi keyifsiz kılıyor.Denize girmek  için bota binip Sedef Ada'sına gitmek en mantıklısı.Bu iki günün eksisi ne derseniz verdiğim iki kiloyu almak derim.Bu yüzden bağırmak istiyorum.Aaaaaaaaaaaaaaa...








  

27 Ağustos 2012 Pazartesi

YENİDEN...

Bazen deniz gibi oluyorum. Kah fırtınalı,kah dalgalı bazen de dingin,sade ve sessiz.Sessizlik içinde kaybolmak ne güzel de rahatlatıyor insanı.Huzuru kendinde bulmak,ne büyük bir mutluluk.Kendinle yüzleşmek...Korkularınla,sevinçlerinle,mutsuzluklarınla yüzleşmek ve onlara sahip çıkmak.Ben bugün bunu yaptım.Her duyguma sahip çıktım, onları reddetmeden onlarla yaşamayı seçtim.Bütün duygularıma teslim oldum.Ben teslim oldukça içimdekiler beni birer birer terk etmeye başladı.Anladım ki içimde biriktirdiklerim, kabullenmediğim duygularım bende direnç oluşturuyor.Hayata teslim olmak,gelecek korkusu yaşamadan anı yaşayabilmek düğümleri çözen büyük bir anahtar.Şimdi teslimiyet zamanı,düğümlerin çözülme zamanı,hayatla barışma zamanı her şeye rağmen...Ve şimdi taşınma zamanı,iş bulma zamanı,zenginlik içinde yaşama zamanı,elindekini paylaşma zamanı...  

24 Ağustos 2012 Cuma

HAYALLER KIYIYA VURURSA...

Bazen yaşadıklarımı kabullenmek zorluyor beni. Ümitsizlik dalgası ruhumu sardıkça kabuğuma çekiliyorum.Varamadığım hedeflerim içimi acıtıyor.Biliyorum ki dibe vurmuş hayallerim aslında yok olan umutlarım. 

Umutlarım yok oldukça içimdeki boşluk daha da büyüyor.Ruhum bedenimi hapsediyor sanki içimi daha da acıtan buğulu bir şarkı...Ne güzel söylüyor Candan Erçetin " Birçok giden  memnun ki yerinden, çok seneler geçti çok seneler geçti dönen yok seferinden" Bu şarkıyı her dinlediğimde  içimi bir hüzün kaplıyor.
Kendimle uğraşırken ülkemde olup bitenler içimi daha da acıtıyor..30 yıldır süregelen terör binlerce can aldı,binlerce anayı gözü yaşlı bıraktı. Her şehit cenazesinde  yüreklerimiz bir kez daha dağlandı.Bitsin artık,bitsin diyorum.Televizyonu her açtığımda bugün kaç tane demek istemiyorum. 
Kürt sorununu konuşmak için bir araya gelen Başbakan'la filancayı duymak istemiyorum.
"Denilir ki gelincikler şehitlerin olduğu yerlerde açarmış"....Ama ben hiçbir yerde gelincik göremiyorum.


20 Ağustos 2012 Pazartesi

Yaşanmışlığın ardında hep bir sır...
Mevsimlere aldırmadan süzüldün, oluşacak boşluğu düşünmedin Ayşe teyze.Bilinmezliğe doğru yol aldın.Zorlu bir süreçti senin ki sanki ruhun vücuduna kustu,her şeyi bu bedende bırakırcasına.Öyleyse eğer ne iyi ettin Ayşe Teyze. Topraklar hızlı hızlı örterken seni kuvvetli bir yel esti üstüne.Bugün denizler üzgün,kuşlar kanatsız kaldı.Sana  da yakışmadı bu ölüm... Anneanneme  yakışmadığı gibi.Kaderiniz nasıl da benzedi... Biliyormusun, kızın,oğlun ve tüm sevenlerin hepsi cesur yürekti,Seni sevgi dolu uğurladı, beni tanmasan da ben de sevgiyle uğurladım seni.Bayramı geçirmeye bile tahammülün yoktu,bu kadar çabuk mu gitmek istedin sevdiklerine. 




İşte gün kararmak üzere günün de sonuna geldik anneanne... Gün geceye gebe kaldıkça 
soğuk bir gölge düşüyor yüzüne. Işık yansımıyor artık düşlerine, başka başka boyutlara yol alıyor ruhun... gecenin karanlığıyla gidiyor bilinmez uzaklara... ve o bilinmezlikte buluşacaksın sevdiklerinle. karanlıktasın ama kararsız değilsin kalbin duruyor biliyorum ama söyliyemiyorum.Biliyorum ki  tekrar atacak. Yanlızsın korkuyorsun çocuklarını istiyorsun onlar gelmeden olmaz diyorsun. Kalbinin yorgunluğu yüzüne vurmuş anneanne.Ölümün soğuk yüzü yoğun bakımdayken gitme...gitme ayrılma bizden kopamayız senden diyorum ama ayrılıyorsun bizden

HÜZÜNLERİMİN DAR AĞACINDA...
bir sıcak yüz aradım şu istanbul sokaklarında herkes yabancı,herkes dertli be anneanne.
ıskalanmış hayallerimle gözyaşlarım karışıyor,ne tarafa uzansam ellerim boş kalıyor zamansız yağan yağmur bulutu gibi kalbim karmakarışık oluyor ne düşüneceğimi ,ne yapmam gerektiğini bilmeden yaşıyorum,hüzünlerimin dar ağacına astım hayallarimi kurtulabilirsen çık da gerçekleştir kendini...

YAKIŞMADI....
Gezdiğin ,yürüdüğün topraklarda kır çiçekleri üzgün.
Dağlar hüzünlü 
Kuşlar öylesine uçuyor.Benim öylesine gezindiğim gibi.Gene düşünmeden edemiyorum.Yanlız gitmeni bu şekilde bizden koparılmanı.Kollarında serumlarla,buz gizi yatağında,Bütün organların ifas etmiş...Yakışmadı bu ölüm sana yakışmadı anneanneciğim... yakışmadı...Aylardır resimlerine bakmamaya çalışıyorumAma buğün göz göze geldik
Saçını tarıyorsun gözlerin tarağında kim bilir ne düşünüyorsun.Bu resmi 2001'de Ercan çekmişti. seni özlüyorum ama ne çare Sadece özlüyebiliyorum.


SEN Mİ SÖYLEDİN?...
simsiyah saçlar,beyaz çiçekli bir elbise ve yüzündeki o güzel gülüşe bir adım yaklaşmıştım ki birden uyandım.gerçek gibiydi çiçekler arasından gelişin.seni göremedim dedim güldün,seni seviyorum dedim dokundun,yeleğini aldım kızdın mı dedim bu mu dedin bunları nasıl söyledin beynim mi oyun oynadı yoksa oralarda herşeyi görebiliyormusun.gene gelip söylesene...

Bugün, Beşiktaş'a indim, anneanne
Seyretim giden bulutları, geçen gemileri,uçuşan martıları
Denizin maviliklerinde düşündüm durdum...
Nasıl son defa konuştun,nasıl son defa güldün?
Nasıl öldün?..diye
Nasıl bizi bırakıp gittin diye






13 Ağustos 2012 Pazartesi

 Bugün yaptığım bir telefon konuşması beni gerçekten üzdü bu konuşmaları dönem dönem yapıyorum.Söylemek istediğim çok şey oluyor ama susma hakkımı kullanmayı tercih ediyorum.Bunu yapma sebebim tamamiyle ilkelerimle alakalı.İnsanları incitmek bana hiçbir değer katmaz karşımdaki kim olursa olsun kırmamaya dikkat ediyorum.Boş bulunduğum anlar olmadı mı oldu tabi ama karşı taraf haksız olsa dahi çok üzülmüşümdür.telefon konuşmasından çıkan konuşmanın özetini şu cümlelerle tanımlasam yanlış olmayacak;
Bizde modadır ya fikir sahibi olmadan olaylara balıklama dalmak.Hakkında bilgi sahibi olmadığı şeyi aktarır, bundan da rahatsızlık duymaz.Karşısındakinin o konu hakkında bilgisi olduğunu önemsemez. Ya da kendi doğrularını   başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışır.Çünkü her şeyi kendisi biliyordur. Kalkıp birde size öğüt verirse hiç şaşırmayın. Çünkü o büyük insandır.
Asla iyi ve güzel şeylerin olmasını istemez.Bencillik ruhunu hapsetmiştir.Bilakis güzel şeylerin olmasını engellemeye çalışır. İyi olmayı önemsemez çünkü böyle bir kavramdan haberi yoktur.Aşırılık, taşkınlık kanına işlemiştir.
Yaptığı hatalardan hiç pişmanlık duymaz.Çünkü o her zaman en doğrusunu yapar.İyilik yaptı mı mutlaka analtır hatta kafanıza kakar.Düşünmeden öğüt verir ama asla öğüt dinlemez.Bilgiye asla değer vermez.Aydınlanmak gibi bir derdi yoktur.Kulakdan duyduğu şeyleri kendine göre düzenleyip size aktarır.Gösteriş onlar için olmazsa olmazdır. Boş ve yararsız şeyleri kendine ilke edinir.Bolluk da ve darlık da, kazançlarından ihtiyacı fazlasını iyilik yolunda harcamazlar. Her türlü namussuzluğu yapar ama dürüst gibi davranmaktan kendini alamaz.İnsanların mahremiyetine asla saygı duymaz.




11 Ağustos 2012 Cumartesi


YOKKEN VARMIŞ GİBİ DAVRANMAK


Güzel ülkemde her şeyin sahtesine o kadar alıştık ki...
Sahte sevgilere,dostluklara, parayla adam olduğunu zanneden, tükenmiş sahte insanlara...Bu kadar sahtelik içinde savrulurken dik durmak itiraf ediyorum zorluyor beni. Her şeye rağmen doğru kalmak her şeye rağmen gerçek kalmak ruhumu rahatlatsa da bu kadar aymazlığa isyan ediyorum.
Bu arada insanlar arasında yeni moda yokken varmış gibi davranmak.Kendini sahte dünyasına hapsetmiş bu insanlar herkesi kandırabilirler ama ya kendilerini...
Bu insanların aşağalık duyguları dünyalarını yönetir.Bu duygu onları kendileri olma hissinden uzaklaştırır.Kendini herkes içinde kötü hisseder.Diğer taraftan ukala olmaya devam eder.Yani yokken her şeyi varmış gibi davranır.Parası varmış gibi,evi varmış gibi...
Birde ikinci grup insan vardir.Nereden peydahlandığı belli olmayan paralarıyla insanlar üzerinde hüküm kurmaya çalışırlar.Geçmişlerinde parayla iyi ilişkileri olmamıştır.Para onlara sonradan gelmiştir bir anda kendini çok yükselmiş çok değerli hissederler.
Hangisi tehlikeli derseniz iki grup da. Hangisi daha ağır basıyor derseniz ikinci grup derim.
Etrafımda iki grup da mevcut.Bu insanları sözleri,davranışları o kadar ele verir ki bu eleverişten haberleri yoktur.Sizin zekanızı küçümseyip sizi aptal yerine koymaya çalışır karşısındaki bu durumu farketsede  susmayı tercih eder çünkü karşısındakini incitmek istemez.Onun için sadece kısa zamanda güzel ruhunu düzeltmesini arzu eder.Çünkü karşındaki bir insandır. Bütün insanlar gibi o da çok değerlidir.Kim bilir bu dünyaya hangi deneyim için geldi neyi arzulayıp buraya indi bunları düşünüp karşısındakini affeder.

Herkesin yaşam koşulları farklı bunun da evrende bir mantığı var mutlaka.yoksa ALLAH'ın kastı mı var bize.Hayatımızı kabul edip yaşadıklarımızı sindirebilsek kimsenin kimseden farkı olmadığını anlayabilsek her şey daha iyi olacak gibi.Ne dersiniz...

10 Ağustos 2012 Cuma


GÜZEL ANNE GÜZEL EĞİTİMCİ

Sevginin en yücesini anlatmaya kelimeler yeter mi bilmiyorum ama elimden geldiğince bugün ki yaşadıklarımı anlatmak istiyorum.Yavrusu ağladığı zaman onunla ağlayan,canı yandığında onunda canı yanan hiç bir karşılık beklemeden çok ama çok seven anneler bu yazıyı okuduklarında beni daha iyi anlayacaklar.
Bazı insanlar vardır ki bütün çocukları kendi yavrusu gibi görüp hepsine kol kanat gererler.İşte bende bugün böyle bir anneden bahsedeceğim.O hem bir anne hem bir Yaşam Koç'u hem de Pembe Mavi Anaokulu'nun yöneticisi.
Bundan da önemlisi berrak ruhu ile benim güzel arkadaşım Dilek.
Hayatım boyu öğretmenlere hep büyük saygı duydum.Onlar benim için ulaşılmazdır ve sevginin de saygının da en güzelini hak ederler.Bütün öğretmenlerin ellerinden öpüyorum bu vesileyle.
Bugün Ekin'i okula bırakmak için Pembe Mavi'ye uğradım.Biraz da Dilek'le oturdum.Tatilde olduğu için görememiştim.Biz otururken İdil adında güzel bir kız çocuğu geldi ağlıyordu Dilek onu kucağına aldı ve hemen sarılıp onu yatıştırmaya çalıştı bu arada onu sürekli öpüyordu.Dilek anne sefkati ile yaklaşmış iİil neden ağladığını bir çırpıda anlatmıştı. ANNESİNİ ÖZLEMİŞTİ güzel yavru. bu yüzden karnının ağrıdığını söylüyor yemek yemek istemiyordu.Dilek bu güzel kızı sakinleştirdi ve öğle yemeği yemesini sağladı.O an İdil'le Öğretmeni arasındaki iletişim anne çocuk ilşikisinden farksızdı.Hiç bir şey söylemedim.Sohbetimize devam ettik.Dilek için rutin bir olaydı ama bu durum beni derinden etkilemişti.
Herhalde iDİL'in ANNESİ bu 15 dakikaya sahit olsa eminim çok mutlu olurdu.Ben biliyorum ki Ekin orada güvenli ellerde.Anne sıcaklığının yaşatıldığı bu Anaokulu hem çağdaş hem de çok ucuza kaliteli hizmet vererek göz dolduruyor.Haftanın 5 günü ingilizce alan çocuklar 25-30 bin lira verilen okullara büyük fark atıyor.Her yıl gelişen ve büyüyen bu ANAOKULU'nun çağdaş eğitimi desteklenmeli.Onların çabalarına sahit olmak çok güzel.Gelişim sadece eğitim de değil bir çok alanda oluyor.Bütün bunların karşılığını hem çocuk hem de ebeveyin kalitesi olarak aldıklarını görüyorum.Ekinin okul arkadaşlarının evlerinde sevgi ve sefkat gördüklerini okulda gösterdikleri davranışlardan anlamak mümkün.Koleji bırakıp PEMBE MAVİ'ye gelen çocukları da görüyorum.Bunların hepsi gizli tutuluyor.Ama ben basın mensubuyum ve hiçbir detay gözünden kaçmıyor.Kışın çocuklar rahat ve sağlıklı olsun diye pekmezler bitki çayları ve kaliteli yemekler sunuluyor.Hiç bir veli eminim bunları bilmiyor.Ayrıca öğretmenlerin sevgi dolu gözleri çocukları özgür ve özgüvenli kılıyor.Sürekli bir pedagogun olması da tercih sebebi bence gelen velilerce.
Çocuklarımızın, okuldaki başarısını bir çok sebeb etkiliyor.Çocuğumuzla kuracağınız iletişimin kalitesi, okul ve öğretmeni ile gerçekleştireceği işbirliği düzeyi, çocuğumuzun başarısına önemli katkılarda buluuyor.
Dilek bunları yazdığım için umarım bana kızmazsın senin mütavazi ve halden anlayan kişiliğini her daim takdir edeceğim.
 · 

2 Ağustos 2012 Perşembe



Günlerdir yaşamımızdaki inanç ve düşüncelerimizin bedenimizi nasılda etkisi altına aldığını düşünüyorum. Dilek aracılığı ile tanıştığım ve kısa zamanda sevdiğim Funda'nın annesi kronik lösemi ve bir çok rahatsızlığı var.Hem lösemi olup bu kadar çok da hastalıkla mücadele etmesi beni daha da derin bir açıdan olaylara bakmaya itiyor.Özümüzdeki gizemi anlamaya çalışıyorum.Hastalıklara sebep olan şeyler derinlerde bir yerde ve bunları çözmemiz gerekiyor.Dünya işleriyle o kadar ilgiliyiz ki ruhumuzu beslemeyi unutuyoruz.Evet tıp bizim vazgeçilmezimiz eyvallah ama ruhun çöküşüne sebep olan şeyleri tıpla bulamayız ki.Funda bunu bilen ve bunlara inanan biri olarak annesine aile dizimi yaptırıyor.Bunu bende çok önemsiyorum.Umarım annen kısa zamanda saglığına kavuşur.Aile dizimini 3 yıl önce bir arkadaşımdan öğrenmiştim.Bütün bu güzel terapi yöntemlerini geç öğrendiğim için hayıflansam da zararın neresinden dönülse kardır.
Aile dizimi,yaşamımızdaki duygusal ve işlevsel zorluğa sebep olan herşeye bakabiliyor.İlşikilerin kısa sürel olması,sürekli parasal kayıp yaşamak,iş bulmakta zorluk çekmek ve daha bir çok soruna çözüm bulabiliyor.
Kendisiyle ilgili sorunları  görmek isteyen  kişi,ailesinin yerine geçecek temsilcilerle bir araya geliyor.Burda güzel olan şey ailenizle bunu yapmak gerekmiyor. Temsili kişilerle yapılabiliyor olması. Terapist, kendi duyumsamasına göre temsili aile bireylerini yerleştiriyor ve böylece önümüzde bir ailenin portresi beliriyor: Her bir aile bireyinin diğeriyle yakınlık derecesi , birbirlerine duydukları sevgi, acı veya uzaklık hissi hakkında bilgi veren bir görüntü ortaya çıkar.
Seans sırasında temsilciler yerlerini değiştirip verilen kısa cümleleri tekrarlıyor. Bu cümleler aracılığı ile temsil edilen aile bireylerinin arasındaki ilişkiler gerçek boyutları ile ortaya çıkıyor. Seans ilerledikçe temsilciler birbirlerine göre konum değiştirerek kendilerini en rahat hissettikleri konumu buluyorlar.
Danışan seansın büyük bölümünde edilgen bir gözlemci olarak kalsa da çoğunlukla sona doğru kendi temsilcisi ile yer değiştirerek dizime katılıyor. Katılımı nasıl olursa olsun çoğunlukla bu kişi, ailesiyle ilgili yaşadığı endişe, sorunlar ve baskı konusunda yeni bir bakış açısı kazanıyor  ve rahatlıyor.
Diğer bir deyimle aile dizimi çok kısa bir sürede danışanı olumlu bir iyileşme sürecine sokan oldukça etkili bir yöntem.
Aile dizimi biz farkında olmaksızın yaşamımızı etkileyen atalarımıza kalbimizi açmamızı sağlayarak nesiller boyunca bize akan yaşam gücüyle köklerimizi derinleştirmemizi sağlıyor. 
Sevginin kökleri kitabında diyor ki  bir veya birkaçı ailenizde varsa aile enerji sisteminde kilitlenme var ve  aile sisteminde sevgi rahatça yolunda akamıyor demektir:
- Göçmen bir sülaleden gelmek
- Sık sık işsiz kalmak/ İflas etmek – ki bu hayata kök salamama sorunu göçmen sülaleden gelenlerde sık görülür-
- Ailede bekarlığın yaygın olması
- Bireyin iletişim problemlerinin olması
- Bireyin kardeşler ve aile büyükleri ile arasının soğuk olması
- Şizofren bir aile bireyi
Bence,İşin en ilginç yanı dizimde aile bireylerini canlandıran temsilcilerin hiç tanımadıkları ve haklarında bilgi sahibi olmadıkları halde  yerlerini aldıkları aile bireylerinin duygularını  çok kısa süre içinde hissetmeye başlamaları.
Sonuçta hepimizin bir ailesi var.Tanısak da tanımasak da atalarımızla bağlantılıyız.İşte aile dizimi biz farkında olmadan yaşamımızı etkileyen atalarımıza kalbimizi açmamızı sağlayan, nesiller boyunca bize akan yaşam gücüyle köklerimizi derinleştirmemizi sağlayan güzel bir terapi yöntemi.Bu konu  o kadar derin paragraflar içeriyor ki okudukça içinde gömüldüğümü hissettim.Sevginin Kökleri (SVAGİTO)  gerçekten okunması gereken ruhumuzun derinliklerini bize aktaran mükemmel kitaplardan biri.
Bu arada Dilek'cim bu yazıyı okursan Reiki'nin Dünya'da ki 8 üstadından biri olan İsmail Bülbül'ün çalışmalarını kitaplaştıracağım.Bu gelişme beni şu günlerde oldukça mutlu etti.Detaylarını  tatilden dönünce aktarıcam.





ZAMANIN ÇARKI

Savaşçının özgüveni sıradan insanın özgüvenine benzemez.Sıradan insan kendini izleyenlerin gözünde kesinlik arar ve buna özgüven der. Savaşçı ise kendi gözlerinde kusursuzluğu arar ve buna alçakgönüllülük der. Sıradan insan yoldaşlarına bağımlıdır, savaşçı ise yalnızca sonsuzluğa.
Savaşçı, yıllar öncesinde deneyip de üstesinden gelemediği bir sürü edimi gün gelir başarır. Değişmiş olan o edimler değil, kendisi hakkındaki düşüncesidir.
Bir savaşçının izleyebileceği tek yol, tutarlı ve ikirciksiz edimlerde bulunmaktan geçer. Belli bir zaman gelir, eski alışkanlıklar ve yöntemler savaşçının bilgisi yeterli olsa bile yolunu keser. Savaşçı bir şeyin üstesinden gelecekse başarı yavaşça ve büyük bir çaba harcanarak gelmelidir – ama herhangi bir strese ya da takınağa hacet kalmaksızın.
Gündelik dünyada insanların yere basmalarını sağlayan şey, içsel söyleşidir. Kendi kendimize dünya şöyledir ya da böyledir diye konuştuğumuz için, sadece bu yüzden dünya şöyle ya da böyle olur. Bir savaşçı içsel söyleşiyi durdurmayı öğrendiği an, her şey mümkündür artık; en inanılmaz tasarılar bile erişilebilir hale gelir.
Bir savaşçı payına düşen ne olursa olsun, onu alır ve mutlak bir alçakgönüllükle kabul eder. Olduğu şeyi alçakgönüllülükle kabul eder – hayıflanarak değil.
Bir savaşçının alçakgönüllülüğü bir dilencininkine benzemez. Savaşçı başını kimseye eğmez, kimsenin kendisine baş eğmesine de izin vermez. Öte yandan bir dilenci, kendinden üstün saydığı birinin önünde hemen diz çöküp yerleri kazımaya başlar ancak kendinden aşağı birisinin de kendisi için yerleri kazımasını talep eder.
Teselli, sığınak, korku; bunların tümü, insanların değerlerini hiç sorgulamadan kabullenmeyi öğrendiği ruhsal durumları yaratan sözcükler.
Özgürlük pahalıdır, ama bedelini ödemek imkansız değildir. O halde seni tutsak edenlerden, efendilerinden kork. Zamanını ve erkini özgürlükten korkarak heba etme.
Sözcüklerin kusuru, kendimizi her zaman aydınlanmış hissetmemizi sağlamalarıdır. Oysa dönüp dünyayla yüzleşmeye kalkıştığımızda bizi daima ortada bırakırlar. Her zaman olduğu gibi dünyayla aydınlanmadan yoksun olarak yüzleşmek zorunda kalırız. Bu yüzden bir savaşçı konuşmak yerine eylemlerde bulunmayı tercih eder.Böylece yeni bir dünya tanımlamasını benimser – konuşmanın önemini yitirdiği ve yeni eylemlerin yeni düşüncelere ulaştırdığı yeni bir tanımlamayı.
Savaşçı kendini zaten ölü saydığından onun için yitirilecek bir şey yoktur. En kötüsü başına gelmiştir onun, bu yüzden duru ve dingindir. Onun eylemlerini ve sözlerini yargılayanlar onun her şeye tanıklık etmiş olduğunu hemen anlar.
Pek acayip bir iştir bilgi denen şey, özellikle de bir savaşçı için. Bilgi bir savaşçı için hemen geliveren, onu içine çeken ve geçip giden bir şeydir.
Savaşçılar kafalarını duvarlara vurarak değil, duvarları aşarak kazanırlar zaferlerini. Savaşçılar duvarların üzerinden atlarlar; onları yıkmazlar.
Bir savaşçının geliştirmesi gereken şey, yaşamı demek olan bu çılgın yolculuk için gereksindiği her şeyin kendisinde mevcut olduğu duygusudur. Savaşçı için geçerli olan, yaşamı sürdürmektir. Yaşam kendi başına yeterli, kendini açıklayıcı ve eksiksizdir.
Savaşçı olmayı dilemekle savaşçı olunmaz. Bu daha ziyade yaşamımızın son anına dek süren sonsuz bir savaşımdır. Hiç kimse bir savaşçı olarak doğmaz, tıpkı kimsenin sıradan bir insan olarak doğmadığı gibi. Biz kendimizi bunlardan birine ya da ötekine dönüştürürüz.
İnsanlar nesne değildir; katılık yoktur onlarda. Yuvarlak, ışıltılı varlıklardır; sınırsızdırlar. Nesneler ve katılıklar dünyası sadece onlara yardım için, yeryüzünden geçişlerini kolaylaştırmak için yaratılmış betimlemelerdir.
ZAMANIN ÇARKI – Carlos Castaneda

ŞÜKÜR VE SAHİCİLİK

Birçoğumuz tüm talihsizliklerimizden ötürü ana-babalarımızı suçlama tuzağına düşeriz. Doyumlu , MUCİZELERLE DOLU bir yaşam sürmenin önündeki en büyük engel BİZİM OLANI kabullenmeyi reddetmemizdir, OLANa direnmemizdir. Oluşturduğumuz öyküler bizim için inandığımız , savunduğumuz genel geçer düşünceler, olgular haline gelir. Sonra bu olgular yaşamımızı yaratan senaryolara dönüşürler. Kişisel ilişkilerimizi, mali durumumuzu , kariyerimizi bu senaryoya göre yaşarız. Belki annemizin bizi yeterince sevmediğine ya da ablamızın ya da abimizin ailenin gözdesi olduğna ikna olmuşuzdur. Babamızın alkolik olmasından, annemizin şöyle ya da böyle olmasından yakınır, sonra hayatımızda ters gitmiş şeylerin çoğu yüzünden onları suçlarız. Belki yaralarımız daha da derindir ve onlar şu ya da bu şekilde fiziksel şiddeti ya da cinsel tecavüzü içerir. Ailemizin içindeki durum her ne olursa olsun biz her an şöyle demeyi seçebiliriz: Olanlar geçmişte oldu, geçmişte yaşadığın olayların esiri olan “şimdi” “hakiki şimdi” değil , şimdi olmakta olan bir mucize, şimdi olmakta olan hakikate harikulade bir yolculuk , şimdi olmakta olan bir paradoks, şimdi olmakta olan mizah yüklü olan ve görmem gereken şey hayatımın bana armağan edildiğidir. 
Biz geçmişe dönüp, gerçekte olana – yaratmış olduğumuz illüzyonlardan yoksun bir biçimde- bakarak duygularımızı ve algılarımızı yeniden yazma GÜCÜNE SAHİBİZ. Bu çabanın önündeki en büyük engel bize yaşam vermiş olanlara duyduğumuz sevgiden korkmamızdır. Bu sevgi çok derinlere işlediği – inkar edilemez olduğu- ve en derin özlemimizin büyük bir bölümü ana-babalarımızı kalplerimizde bir olarak tutmak olduğu için bu sevgiden korkarız. Bu sevgiden korkarız, çünkü kendimizi sevginin orada olmadığına ya da yeterince iyi olmadığına ikna etmişizdir. Özlemi hissetmenin acısından kaçınır, hatta düş kırıklığına uğramaktan korktuğumuz için bir özlem olduğunu bile inkar ederiz. Özünde bu kendimize yaptığımız en büyük baltalamadır. Biz sevginin orada olmadığından korkar ve onu keşfetme ve hissetme fırsatını kendimizden esirger, sürekli olarak onunla yüzleşmenin çok zor ve acı verici olduğunu düşünür, böylece çok korktuğumuz bu acıyı uyuşturup dururuz. Bu ayrılık acısı bizim işleyiş biçimimiz haline gelir, yaşamımızın her veçhesi onun tarafından yönetilir ve o bizim hayatta yolumuzu gösteren pusulamız olur; ilişkilerimizin ve yaşam koşullarımızın birçoğunda, en kötüsü de kendi içimizde bu acıyı tekrar yaratır. İyi arabalar kötü fabrikalardan çıkmazlar. Tümüyle insani olan bir düzeyde ana-babalarımız Tanrı’dır, onlar yaşamımızın kaynağı ve bizim yaratıcılarımızdır. Bize verilmiş olan yaşamı reddetdiğimizde “Babam benim için yeterince iyi değildi” veya “Annem beni yeterince sevmedi” dediğimizde araba fabrikasının kötü bir fabrika olduğunu ve dolayısı ile imal edilen arabanın – bizim – yeterince iyi olmadığımızı söylüyor oluruz. Biz olanı reddettiğimizde, kendimizi reddediyor oluruz. Biz olmuş olanı reddetdiğimizde, yaşamın kendisini reddetmiş oluruz.
İnsanlar aradıkları şeyi –ister refah, ister sevgi dolu bir ilişki, ister başarılı bir kariyer olsun- bir türlü elde edemediklerini ya da bunların uzun sürmediğini açıklarlar. Çoğu bu konularda yıllarca uğraşmış, ama çok az başarı elde etmiştir; isteklerine erişmek için olumlu düşünme ve onaylamaları, meditasyonu ve diğer istekleri tezahür ettirme yöntemlerini uygulamış olsalar da yaşamın gizemli yolu uzun bir sopanın ucundaki havuç gibi kalmıştır. Onlar yaşadıkları zorlukları işlerinin hep ters gitmiş olmasıyla ilgili düş kırıklıkları ile ilgili ilk sorulacak soru şudur: Hangi ebeveynine saygı duymuyorsun? Ya da Kendini hangi ebeveyninle eşit hissediyorsun? Ya da Kendini hangi ebeveyninden üstün hissediyorsun? Bu sorularla karşılaşanlar önce büyük bir şaşkınlığa düşer, bazen soruyu sorana kuşku ile bakar bazen de kızarlar. Kendilerini toparladıktan sonra çoğu kendini savunmaya geçer, kendini haklı çıkarmaya çalışır ve bu sırada yaşamlarının senaryosunu açıklayan öykü sergilenir. Senaryo gözler önüne serilince onlar bu senaryonun halen yaşadıkları ıstırap ve zorluklarla ne ilgisi olduğunu sorarlar. Cevap şudur: Elimizdeki en değerli armağan olan yaşamımız ana-babalarımız aracılığı ve çabaları ile bize gelmiştir. Olduğumuz ve olmayı umduğumuz her şey onların sayesindedir.Onlara hak ettikleri yeri vermediğimizde ve verdikleri armağanın alıcısı olarak yerimizi inkar ettiğimizde yaşamı, tüm yaşamın kaynağını ve muhteşem bir evreni inkar etmiş oluruz.

Özgürlüğün Anahtarı Olarak Boyun Eğme

Boyun eğme konusunda en büyük zorluk biz ailemizi tecavüzcü olarak algıladığımızda ya da gerçekten böyle bir tecavüz vuku bulmuş olduğunda ortaya çıkar. Fiziksel, duygusal ya da cinsel tecavüz vuku bulmuş olsa bile, bu yine de sahip olduğumuz yaşamın ve dolayısı ile kaderimizin değişmez bir biçimde ailemize bağlı ve onun sayesinde olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu bizim yaşamımızdır, başka bir yaşamımız yoktur ve bu anlamda annemiz bizim için tek annedir; aynı şekilde babamız bizim için tek babadır ve bu gerçeğe ne kadar direnirsek direnelim bu gerçek değişmez. Biz ebeveynlerimizin gerçekten tek ebeveynler olduklarını kabul edebildiğimizde, o zaman bizim için mükemmel ebeveynler olduklarını kabullenmeyi içeren içsel hareketi yapabiliriz. Peki, duygusal ya da fiziksel olarak orada olmayan ebeveyn nasıl olur da mükemmel ebeveyn olur? Nasıl olur da tecavüzkar bir ebeveyn mükemmel ebeveyn olabilir? Nasıl olur da ailesini terk etmiş olan bir ebeveyn bizim için mükemmel bir ebeveyn olabilir? Çok basit… çünkü biz ebeveynlerimiziz.Biz onların yeteneklerini ve becerilerini miras alırız, onların içsel bilgi ve deneyimlerini miras alırız. Tıpkı onların da bunları kendi ebeveynlerinden aldıkları gibi ve biz yaşamımızı onlara borçluyuz. Bu basit bir gerçektir.
Ebeveynlerimize boyun eğmek, yaşam armağanını bize aktarıldığı şekilde, hiç duraksamadan ve sorgulamadan, olduğu gibi tam olarak almak anlamına gelir. Böyle yaptığımızda, kalplerimizi yaşamın nimetlerini tam olarak alacak şekilde açarız. Bunu yapmadan önce, bizim olanı “almak” için çoğunlukla mücadele etmemiz gerekir ve yaşamın nimetleri olarak gördüğümüz şeyleri en nihayet elde ettiğimizde onlar genellikle bize boş gelirler ya da istediğimizi düşündüğümüz şeyi aslında istemediğimizi hissederiz. Biz eksik olduğumuzda hayatımızdaki hiçbir şey ne işimiz ne ilişkimiz bize tammış gibi gelir, hepsi birşeylerin eksik olduğu duygusunu taşır; eksik olan şey bizim anne ve babalarımızın yaşamla kutsanmış çocukları olmamızdır.
Kısa bir süre durup aşağıdaki meditasyonu uygulayın. O size ebeveynleriniz vasıtası ile tüm sevginin ve yaşamın kaynağı ile aranızdaki derin bağlantıyı hissetmenizi, onunla dolmanızı ve onun karşısında huşu duymanızı sağlayacaktır. Biz ebeveynlerimizi reddettiğimizde ya da kendimizi onlardan bir biçimde üstün gördüğümüzde, gerçekte bize verilmiş olan yaşama “hayır” diyor, kadere ve işlerin düzenine meydan okuyor, böylece kendimizi yaratıcı yaşam gücünden koparıyor oluyoruz.
MEDİTASYON
Ebeveynlerinizin arkanızda durduklarını, babanızın sağ omzunuzun arkasında, annenizin ise sol omzunuzun arkasında durduğunu hayal edin. Onların ebeveynlerini de onların arkasına aynı şekilde yerleştirin. Büyük- büyük ebeveynlerinizi de onların arkasına yerleştirin, buna hakkında bilgi sahibi olduğunuz başka kuşakları da ekleyin. Siz zamanın sislerine doğru bir yelpaze gibi yayılan yassı bir üçgenin sivri bir ucuymuşsunuz gibi arkanızda sıra sıra uzanan aile kuşaklarını görmeye devam edin.
Bu büyük kalabalığın giderek genişlemesine devam edin. Hayalinizde ona ard arda kuşaklar ekleyin ta ki tüm yaşamın başlangıcını, kaynağını, o ilk kıvılcımı görene dek. Bu hala bir gizemdir, ama siz onu Tanrı ya da sadece “Kaynak” olarak da isimlendirmek isteyebilirsiniz.
Bir an durup her biri yaşam armağanını bir sonraki kuşağa aktarmış olan bu geniş atalar kalabalığından gelen desteğin gücünü hissedin. Şimdi ebeveynlerinizle yüz yüze gelmek için 180 derece döndüğünüzü hayal edin. Onların omuzları üzerinden bu geniş kalabalığa bakın ve hayalinizde geriye gidebildiğiniz kadar giderek her bir kuşağı gözden geçirin, onların deneyim zenginliklerini hissetmenize izin verin. Her bir kuşak zorluklara dayanmış, zaferler yaratmış ve bir sonraki kuşak için gelecekteki gelişmin temellerini atmıştır. Tüm bu ataların zaman geçtikçe zihnen, kalben ve ruhen geliştiklerini , her bir kuşağın bir sonraki kuşak için yeni var oluş, yapış ve düşünüş biçimlerine kapılar açmış olduklarını düşünün. Şimdi ebeveynlerinize bakın ve tüm bu tekamülün , bilgeliğin ve öğrenimin size karşınızda duran bu çok özel iki kişi tarafından bir yaşam armağanı olarak verilmiş olduğunu idrak edin.
Şimdi içsel olarak yaşam için minnettarlık duyarakebeveynlerinizin ve atalarınızın önünde saygıyla eğilin.
Bu meditasyonu istediğiniz kadar sık yapabilirsiniz.
John L . Payne

7 Temmuz 2012 Cumartesi

Yıllar yılıdır bedenimde,ruhumda tanimlayamadığım yükler hissederim.(Hala da üzerinde çalışıyorum.)Bu yüklerden kurtulmak istesem de bunu bir türlü başaramazdım.Ben çırpındıkça hayat bağlarım daha da zayıflar isteklerimden daha da uzaklaşırdım.Birgün hiçbir neden olmadan kendimi büyük bir kitapçıda buldum.Bulmakla kalmadım eve bilinçsizce bir sürü de kitap getirdim.Bu benim hayatımda tanimlayamadığım gerçek bir kesittir.Sabahlara kadar aldığım kitapları okudum.Yıllarca neden dediğim birçok sorunun cevabını bu  kitaplarda buldum.Neden hayatta bu kadar keskin virajları almak zorundaydım.Neden istediğim gibi işler bulamıyordum.Okudukça bu soruların cevaplarını birbir almaya başladım .Eğer siz şuan bu satırları okuyorsanız demek ki  bir arayış içindesiniz ve Sizinde içinden çıkamadığınız sorunlarınız var.Şimdi size süslü cümleler kurmadan öncelikle şunu söyliyeceğim.Hayatımızdaki bütün kaosun sebebi çocukluk dönemine ait tamamlanmamış duygusal yüklerimiz sevgili arkadaslar.Bunu çözmeden bu yüklerden kurtulmadan sorunlarımızdan kurtulamayız.Bunun üzerine birde karmalarımızı,atalarımızın bizim üzerimizde yarattığı ağırlık ve yükleri de eklenince hayatla mücadele etmek zorlaşıyor.
Eğer bu duygusal yüklerimizi teşhis edebilirsek,bize rahatsızlık veren inanç sistemlerini kırabilirsek ve bu yükleri iade etme yöntemlerini keşfedebilirsek,hayatla mücadelemiz çok kolaylaşacak.bu yazımızın en önemli ayağı EGO olacak.Eğer bu EGO'yu iyi anlarsak çözümün önemli ayaklarından birini halletmiş oluruz.
Herkesin dilinde olan EGO Freud'a göre kişiliğin dış, gerçekliğe en yakın olan bölümüdür. O bireyin ruhsal aygıtının derinlere doğru inen bir takım katmanlardan meydana geldiği görüşündedir. Bu yüzden psikanaliz yöntemine "derinlikler psikolojisi" adını vermiştir. 
Freud'un öne sürdüğü ruhsal aygıtın yapı­sal hipotezinde bu katmanları aşağıdan yukarıya doğru, alt-benlik, benlik (EGO) ve üst—benlik (süper-EGO) olmak üzere üçe ayırır. Bu katmanların en derini  alt-benlikdir Alt-benlik, İnsanın doğuştan getirdiği ve kalıtımla geçen bütün içgüdüleridir.Burada  alt-benlik'in işleyişi kural tanımaz.Yer ve zamanın uygun olup olmadığına bakmaksızın hemen doyurulmak ister. Çocukluğun başlangıç yıllarında çocuğun yaşantısı alt-benlik'in çalışmasına göre belirlenir.Çocuğun, İsteklerinin karşılanmamasına karşı tahammülü yoktur. Bekleyemez, bir an önce açlığının ve susuzluğunun giderilmesini ister. Fakat büyüyüp, yetişkin biri olduğunda, her istediğinin karşılanmadığı­nı, ebeveynlerinin yapmak istediği her şeyi onaylamadıklarını anlamaya başlar.Çocuk, önceleri güdüleriyle çevredeki durumlara iyi ya da kötü değerler verirken bir de başkalarının değer sistemi çıkmıştır ortaya. 
Bir biçimde kendi istekleriyle ebeveynlerin değerleri arasında bir orta yol bulmak zorundadır. Yoksa ebeveynler tarafından kızıp azarlanacaktır. Üstelik ebeveynlerin gösterdikleri sevgi de kayıtsız şartsız bir sevgi değildir artık. Sevgiyi hak edebilmesi için onun da belli kurallara uyması kendi isteklerinden tavizler vermesi gerekmektedir.İşte çocukluğun başlangıcındaki ilk iki yıldan sonra isteklerinin önünde engel olan bu ebeveynlerin temsil ettiği karşı değerler sistemi, bu yargılayıcı katman da  üst-benlik'tir.Bu değerler sistemi (ÜST BENLİK), gelişme ve olgunlaşmanın devam ettiği sonraki yıllarda aileden başka, okul, toplumun gelenek ve görenekleri çıkacaktır bireyin karşısına.
NUR TOPU GİBİ EGO...
Bu durumda alt-benlik'in istekleri ile üst-benlik'in engelleme ve yargılamaları arasında sıkışıp
kalan aygıt bu durumdan kurtulmak için yeni bir şey yaratmalıdır. Benlik'in temel İşlevi uyum sağlamaktır. İşlevini yerine getirebilmesi için alt-benlikteki iç­güdülerin taleplerini aglılamali, ona göre dışardaki gerçekliği değerlendirebilmeli, bu ikisi arasında bir sentez yaparak bireyi meydana gelebilecek olumsuz sonuçların etkisine maruz bırakmayacak bir davranış şekli seçmelidir. Dışardaki gerçek hayat şartlarının engellemelerine karşı dayanma gücü arttırılmalıdır.
Alt-benlik  bir kısım dış dünyadaki gerçekliğin etkisi altında giderek farklılaşır, alt-benlik''in kuralsız ve kargaşa dolu yapısından arınarak gerçeklikle istekler arasında arabuluculuk rolünü üstlenir. İşte bu noktada nur topu gibi BENLİK yani EGO gelişir.Kısaca kendine savunma mekanizması geliştirir.
Böylece kendini güvende hisseder. İşte Freud benlik kavramını böyle açıklıyor.Şimdi olayı daha anlaşılır bir hale getirelim.
EGO kısaca çocukluğumuzun anılarını taşıyan, 0-11 yaşına kadar ailemizden etrafımızdan bize MİRAS  kalan duygu ve düşüncelerdir.Yani bize ait olmayan birçok inanç...Bu inançlarla başa çıkabilmek, kendimizi koruyabilmek ya da kabul görmek  için  bir çok  savunma mekanizmaları geliştiriyoruz.Hayatımız da olumsuz giden bir çok olayın sebebi  çocukluğumuzda geliştirdiğimiz bu  inançlardır.İşte bu çocukluğumuzda geliştirdiğimiz mekanizma ömür boyu bizi esir alır.Sen bir karar almak istediğinde  EGO hemen devreye giriyor ve seni ikna etmeye çalışıyor.Mesala işinden ayrılıp başka bir işe girmek istiyorsun EGO hemen sana iyimisin sen işinden sakın ayrılma,sen bu işi beceremezsin, neyle karşılaşacağını bilmiyorsun gibi bir sürü olumsuz cümle sıralar.Sende bunlara inanıp yerinden kıpırdamassın. Kısacası EGO seni sürekli ikna etmeye çalışır ve de başarılı da olur. Artık büyüdük, herşey değişti.Ne yaşarsak yaşayalım  herşey geride kaldı.İşte içimizdeki bu masun çocuga bunu anlatmamız lazım.EGO dediğim şey kısaca bizim küçüklüğümüz,çocukluğumuzdaki korkularımız,endişelerimiz,kendimizi koruma mekanizmamız.Gelin artık içimizdeki bu masum yavruya artık herşeyin değiştiğini anlatalım.Ona tüm sevgimizi verelim.
Peki içimizdeki bu küçük benle nasil bir konuşma yapsak da bizi anlasa..Aslında zor değil yeter ki istekli Olun. 
İçinizdeki bu küçük yavrunun elini tutup onunla arkadaş olursanız o da size olumlu yönde yanıt verecektir."Küçük Ben"(EGO) yıllar önce yaşadıklarından dolayı korkmakta sizin  kendinizi değiştirdiğinizde  kendisine zarar geleceğini düşünmekte.İçinizdeki  çocuğa  anlayişli olursaniz o da size tüm içtenliği ile cevap verecektir. Size tavsiyem rahat bir yere uzanın, gözlerinizi kapatın ve onu yani küçük çocuğu kucağınıza alın. "Küçük Ben'e seni seviyorum,sen benim büyümeyen içimdeki çocuksun.senin saflığını sevincini yargılamış  olabilirim.Senden özür diliyorum.Tekrar seninle barışmak istiyorum.Seni mutlu etmek için elimden geleni yapacağım.Ben artık büyüdüm,bize kimse zarar veremez,seni seviyorum,güvendesin artık.Şimdi seni sevgiyle kucaklıyorum.Sen benim yaşam kaynağımsın  dedikten sonra elini tutun (Bunu imgelerin lütfen)ve ona sarılın.
Bunu  21 gün yapın.Göreceksiniz ki artık EGO'nuz sizinle beraber hareket ediyor.Artık size karşı değil tam aksi sizi destekleyen olarak yanınızda olacak.Bir karar almak istediğinizde ona bundan bahsedin bu kararımla hayatımız daha iyi olacak,daha iyi para kazanacağım ya da daha mutlu olacağız gibi ona herşeyi anlatın.Artık küçük benle barıştınız,ona nasıl davranmanız gerektiğini biliyorsunuz gerisi size kalmış sevgili arkadaşlar.Bundan sonraki adım kendinizi sevmeniz,kendinizin değerini bilmeniz.Güzel şeyleri hak ettiğinizi bilmeniz.Kısacası kendinizle barışın ve hayatınızın sorumluluğunu alın lütfen.Kimseyi suçlamayın.Yaşadığınız her şey sizin tercihleriniz.Geçmişte bir yerde siz bunları çektiniz.Geleceginizin iyi olmasını istiyorsanız düşüncelerinizi olumlu yönde değiştirin ve kendinizle her zaman barışık olun.Değişime önce kendinizden başlayın.Siz kendinize deger verdikçe,saygı duydukca etrafınızda size saygı duyup değer verecek.Benim önemsediğim diğer bir konu da  her canlıya iyi davranmak. Hayvanlar ve bitkiler olmasa insanoğlu hiçbir şey Doğanın bu muhteşem yaratıklarına gereken özeni gösterelim.Benden bize geçtiğimiz zaman sizde göreceksiniz ki yaşantınız,yaşadıklarınız değişmeye başliyacak. Bu blogun açılma sebebi ruhumuza yolculuk sevgili  arkadaşlar.Sizi sıkmadan  küçük dokunuşlarla  farkındalığımızı artırma niyetindeyim. Bu kapiyi  EGO ile araladik.Sevgiyle kalın...

23 Haziran 2012 Cumartesi

Konuları derinlemesine araştırmadan önce mücadeleci ruhlara bir metin sunmak istiyorum.Eger cok acil gerceklesmesini istediginiz seyler varsa bunu acilen uygulayin.Lutfen bunu anlatacagim seylerin ozeti oldugunu dusunmeyin.İsteklerin gerceklesi evet cok guzel ama asil onemli olan kendimizi taniyabilmek,yeteneklerimizi ortaya çıkarmak ve geçmisin ağırlıklarından kurtulmak olmali.Eger biz hafiflerden bizim cocuklarımız ve ondan sonraki nesillerde rahat nefes almis olur.Şimdiden iyi okumalar... Bilinçli yaratımla isteklerimizi gerçekleştirmek için yapacağımız çalışmanın gerçek ihtiyacımızın belirlenmesi, niyet edilmesi ve istek oluşturulması aşamalarında; duygu ve düşüncenin temizlenmesi, eski gerçekliğin değiştirilmesi ve beyinde konu ile ilgili yeni hattın oluşturulması gerekir. Bunun en iyi şekilde gerçekleşmesi için çalışma sürecinde içe dönme, nefes izleme ve nefes teknikleri uygulamaları yaparız.            Gerçek İhtiyacın belirlenmesi ve gerçekleşmesi için niyet oluşturulması aşamasında mutlu ve huzurlu bir ruh durumunda olmak bir gerekliliktir. Çalışmaya başlamadan önce psikolojinizin olumlu olduğundan emin olun. İçinde bulunduğunuz duygu durumunu ve buna bağlı düşüncelerinizi tanımlayın. Duygu ve düşüncelerinizin olumlu bir tablo çizmediği bir sırada niyet oluşturursanız, bilinçaltına o isteğinizle ilgili negatif kayıt atmış olursunuz. Bu durumda isteğin gerçekleşmemesini ya da tam tersine gerçekleşmesini programlamış olursunuz. Bilinçaltınız kuantum alanına isteğinizle ilgili düşünce dalgalarını gönderirken kayıt aldığı anın duygusunu tanımlayacak ve duyguyla eşleşen bir yaratımın gerçekleşmesine sebep olacaktır.    Psikolojinizi daha iyi duruma getirmek için rahat bir yere oturun. Beyninizde bir önceki bağlantı hattını yenisi ile değiştirmek için kısa bir nefes çalışması yapabilirsiniz. Bunun için toplam altmış derin nefesi saniyede bir tane olacak şekilde ağızdan alıp vermeye başlayın. Yaptığınız çalışmanın yan etkisi olan baş dönmesi ile birlikte diğer sorunların bitmesini ve huzur hissinin gelmesini bekleyin. Sonra gözler kapalı olarak burundan nefes alıp yavaşça ağızdan vererek ve gittikçe ağızdan verme sürecini uzatarak yaklaşık üç dakika sürecek bir içe dönme çalışması gerçekleştiriniz.. Hala düşünce hızlı ve kontrolsüz durumda ise nefes alışverişlerinizi izleyerek düşünceyi sessiz ve sakin bir duruma getirinceye kadar üzerinde çalışın. Her şeye rağmen bu gerçekleşmiyorsa çalışmayı başka bir zamana erteleyebilirsiniz.   Geçmiş ve gelecekte gezinen düşüncelerinizi şimdiki zamana getirebildiğinizde niyet etmek için gerçek ihtiyaçlarınızın neler olabileceğini düşünün. Düşüncenize en önde gelen ve gerçek anlamda ihtiyacınız olduğunu hissettiğiniz temel bir isteğinizi dosya kâğıdının başına büyük harflerle yazın. Gerçekleşmesini dilediğiniz isteğin hemen altına “İSTEME NEDENLERİM” başlığını yazın. Gözleriniz kapalı olarak isteme nedenleriniz hakkında düşünmek için kısa bir süre için nefesinizi tutun. Sonra gözünü açıp “isteme nedenleri” başlığınızın altına çok hızlı bir şekilde kesintisiz olarak arka arkaya aklınıza gelen isteme nedenlerini sade bir dille yazmaya başlayın. Akış devam ettiği sürece abartmadan ve zorlamadan yazmaya devam edin.   Sonra sayfanın arkasını çevirin ve bu defa başlık olarak “İSTEĞİMİN GERÇEKLEŞMESİNE OLAN İNANÇLARIM” yazın. Yine gözler kapalı derin bir nefes almış olarak yaklaşık otuz saniye süresince gerçekleşmesi için yeterli sebepleri ve kabulleri yazmaya odaklan. Sonra başlığın hemen altına “İsteğim gerçekleşecek çünkü” ile başlayan cümlenin devamında isteğinin gerçekleşeceğine olan inancının sebeplerini arka arkaya yaz.   Sayfanın bir tarafına isteme sebepleriniz, diğer tarafına olmasını geçerli bulduğunuz kabulleriniz yazılmış olur. Bir sayfada soru sormuş diğer sayfada cevap vermiş olursunuz.. Şimdi yapmanız gereken isteğiniz gerçekleşene kadar yazdıklarınızı zaman zaman okumak ve istediğinizi düşüncenizde bütün duyguları ile birlikte canlı tutmaktır. İsteği ve başaracağına ilişkin kabulü beraberce kurgulamak ve canlı tutmak zordur. Bunu eş zamanlı başaranlar için gerçekleşmeyecek istek yoktur
Uzun zamandır yapmak istediğim şeyi yapmanın mutluluğu içindeyim;Yazmak ve oldurmak... Var olmuş,olmakta ve olacak olan güzellikleri yazmak.Yazmak bir buyudur, daimi mutluluğu ve huzuru yakalamanın anahtarıdir aynı zamanda.Yazılarımı okudukça anlayacak sizde yazdikca mucizeye şahit olacaksınız.Uç yıldır üstünde nerdeyse doktora yaptıgım, negatif duygulardan arınma  ve dileklerin gerçekleşme olasılıkları üstüne çok sey paylaşacağım.Bir çok kisi çaresizlik,umutsuzluk icinde.Haklısınız da, bende yıllarca bu döngüde gidip geldim.Neden,neden dıyordun.Neden ben bunları yasiyorum.Herkesin dilinde olan secret neden bende ise yaramıyordu.Araştırdıkta, derine indikce  secret'in  sadece bir başlangıç olduğunu anladım.istemek yetmiyor sevgili arkadaslarım.Yetseydi eğer herkes dileklerine kavusurdu.Hatta kötüler bile!  Evet hazırsanız gelin hayallerimize nasil kavuşacağımızı sindire sindire öğrenelim.ilk önce sunu çok iyi bilmeliyiz.yaşadığımız herseyin sorumlusu biziz.İyi seyler yasiyorsakda biziz,hayatımız zorluklar icinde geciyorsa da tek sorumlu  biziz.Hemen bana, bütün bu sıkıntıları ben mı istedim demeyin,evet hayatınızın bir döneminde bunu siz istediniz ve hayatına siz çektiniz.