ŞÜKÜR VE SAHİCİLİK
Birçoğumuz tüm talihsizliklerimizden ötürü ana-babalarımızı suçlama tuzağına düşeriz. Doyumlu , MUCİZELERLE DOLU bir yaşam sürmenin önündeki en büyük engel BİZİM OLANI kabullenmeyi reddetmemizdir, OLANa direnmemizdir. Oluşturduğumuz öyküler bizim için inandığımız , savunduğumuz genel geçer düşünceler, olgular haline gelir. Sonra bu olgular yaşamımızı yaratan senaryolara dönüşürler. Kişisel ilişkilerimizi, mali durumumuzu , kariyerimizi bu senaryoya göre yaşarız. Belki annemizin bizi yeterince sevmediğine ya da ablamızın ya da abimizin ailenin gözdesi olduğna ikna olmuşuzdur. Babamızın alkolik olmasından, annemizin şöyle ya da böyle olmasından yakınır, sonra hayatımızda ters gitmiş şeylerin çoğu yüzünden onları suçlarız. Belki yaralarımız daha da derindir ve onlar şu ya da bu şekilde fiziksel şiddeti ya da cinsel tecavüzü içerir. Ailemizin içindeki durum her ne olursa olsun biz her an şöyle demeyi seçebiliriz: Olanlar geçmişte oldu, geçmişte yaşadığın olayların esiri olan “şimdi” “hakiki şimdi” değil , şimdi olmakta olan bir mucize, şimdi olmakta olan hakikate harikulade bir yolculuk , şimdi olmakta olan bir paradoks, şimdi olmakta olan mizah yüklü olan ve görmem gereken şey hayatımın bana armağan edildiğidir.
Biz geçmişe dönüp, gerçekte olana – yaratmış olduğumuz illüzyonlardan yoksun bir biçimde- bakarak duygularımızı ve algılarımızı yeniden yazma GÜCÜNE SAHİBİZ. Bu çabanın önündeki en büyük engel bize yaşam vermiş olanlara duyduğumuz sevgiden korkmamızdır. Bu sevgi çok derinlere işlediği – inkar edilemez olduğu- ve en derin özlemimizin büyük bir bölümü ana-babalarımızı kalplerimizde bir olarak tutmak olduğu için bu sevgiden korkarız. Bu sevgiden korkarız, çünkü kendimizi sevginin orada olmadığına ya da yeterince iyi olmadığına ikna etmişizdir. Özlemi hissetmenin acısından kaçınır, hatta düş kırıklığına uğramaktan korktuğumuz için bir özlem olduğunu bile inkar ederiz. Özünde bu kendimize yaptığımız en büyük baltalamadır. Biz sevginin orada olmadığından korkar ve onu keşfetme ve hissetme fırsatını kendimizden esirger, sürekli olarak onunla yüzleşmenin çok zor ve acı verici olduğunu düşünür, böylece çok korktuğumuz bu acıyı uyuşturup dururuz. Bu ayrılık acısı bizim işleyiş biçimimiz haline gelir, yaşamımızın her veçhesi onun tarafından yönetilir ve o bizim hayatta yolumuzu gösteren pusulamız olur; ilişkilerimizin ve yaşam koşullarımızın birçoğunda, en kötüsü de kendi içimizde bu acıyı tekrar yaratır. İyi arabalar kötü fabrikalardan çıkmazlar. Tümüyle insani olan bir düzeyde ana-babalarımız Tanrı’dır, onlar yaşamımızın kaynağı ve bizim yaratıcılarımızdır. Bize verilmiş olan yaşamı reddetdiğimizde “Babam benim için yeterince iyi değildi” veya “Annem beni yeterince sevmedi” dediğimizde araba fabrikasının kötü bir fabrika olduğunu ve dolayısı ile imal edilen arabanın – bizim – yeterince iyi olmadığımızı söylüyor oluruz. Biz olanı reddettiğimizde, kendimizi reddediyor oluruz. Biz olmuş olanı reddetdiğimizde, yaşamın kendisini reddetmiş oluruz.
İnsanlar aradıkları şeyi –ister refah, ister sevgi dolu bir ilişki, ister başarılı bir kariyer olsun- bir türlü elde edemediklerini ya da bunların uzun sürmediğini açıklarlar. Çoğu bu konularda yıllarca uğraşmış, ama çok az başarı elde etmiştir; isteklerine erişmek için olumlu düşünme ve onaylamaları, meditasyonu ve diğer istekleri tezahür ettirme yöntemlerini uygulamış olsalar da yaşamın gizemli yolu uzun bir sopanın ucundaki havuç gibi kalmıştır. Onlar yaşadıkları zorlukları işlerinin hep ters gitmiş olmasıyla ilgili düş kırıklıkları ile ilgili ilk sorulacak soru şudur: Hangi ebeveynine saygı duymuyorsun? Ya da Kendini hangi ebeveyninle eşit hissediyorsun? Ya da Kendini hangi ebeveyninden üstün hissediyorsun? Bu sorularla karşılaşanlar önce büyük bir şaşkınlığa düşer, bazen soruyu sorana kuşku ile bakar bazen de kızarlar. Kendilerini toparladıktan sonra çoğu kendini savunmaya geçer, kendini haklı çıkarmaya çalışır ve bu sırada yaşamlarının senaryosunu açıklayan öykü sergilenir. Senaryo gözler önüne serilince onlar bu senaryonun halen yaşadıkları ıstırap ve zorluklarla ne ilgisi olduğunu sorarlar. Cevap şudur: Elimizdeki en değerli armağan olan yaşamımız ana-babalarımız aracılığı ve çabaları ile bize gelmiştir. Olduğumuz ve olmayı umduğumuz her şey onların sayesindedir.Onlara hak ettikleri yeri vermediğimizde ve verdikleri armağanın alıcısı olarak yerimizi inkar ettiğimizde yaşamı, tüm yaşamın kaynağını ve muhteşem bir evreni inkar etmiş oluruz.
Biz geçmişe dönüp, gerçekte olana – yaratmış olduğumuz illüzyonlardan yoksun bir biçimde- bakarak duygularımızı ve algılarımızı yeniden yazma GÜCÜNE SAHİBİZ. Bu çabanın önündeki en büyük engel bize yaşam vermiş olanlara duyduğumuz sevgiden korkmamızdır. Bu sevgi çok derinlere işlediği – inkar edilemez olduğu- ve en derin özlemimizin büyük bir bölümü ana-babalarımızı kalplerimizde bir olarak tutmak olduğu için bu sevgiden korkarız. Bu sevgiden korkarız, çünkü kendimizi sevginin orada olmadığına ya da yeterince iyi olmadığına ikna etmişizdir. Özlemi hissetmenin acısından kaçınır, hatta düş kırıklığına uğramaktan korktuğumuz için bir özlem olduğunu bile inkar ederiz. Özünde bu kendimize yaptığımız en büyük baltalamadır. Biz sevginin orada olmadığından korkar ve onu keşfetme ve hissetme fırsatını kendimizden esirger, sürekli olarak onunla yüzleşmenin çok zor ve acı verici olduğunu düşünür, böylece çok korktuğumuz bu acıyı uyuşturup dururuz. Bu ayrılık acısı bizim işleyiş biçimimiz haline gelir, yaşamımızın her veçhesi onun tarafından yönetilir ve o bizim hayatta yolumuzu gösteren pusulamız olur; ilişkilerimizin ve yaşam koşullarımızın birçoğunda, en kötüsü de kendi içimizde bu acıyı tekrar yaratır. İyi arabalar kötü fabrikalardan çıkmazlar. Tümüyle insani olan bir düzeyde ana-babalarımız Tanrı’dır, onlar yaşamımızın kaynağı ve bizim yaratıcılarımızdır. Bize verilmiş olan yaşamı reddetdiğimizde “Babam benim için yeterince iyi değildi” veya “Annem beni yeterince sevmedi” dediğimizde araba fabrikasının kötü bir fabrika olduğunu ve dolayısı ile imal edilen arabanın – bizim – yeterince iyi olmadığımızı söylüyor oluruz. Biz olanı reddettiğimizde, kendimizi reddediyor oluruz. Biz olmuş olanı reddetdiğimizde, yaşamın kendisini reddetmiş oluruz.
İnsanlar aradıkları şeyi –ister refah, ister sevgi dolu bir ilişki, ister başarılı bir kariyer olsun- bir türlü elde edemediklerini ya da bunların uzun sürmediğini açıklarlar. Çoğu bu konularda yıllarca uğraşmış, ama çok az başarı elde etmiştir; isteklerine erişmek için olumlu düşünme ve onaylamaları, meditasyonu ve diğer istekleri tezahür ettirme yöntemlerini uygulamış olsalar da yaşamın gizemli yolu uzun bir sopanın ucundaki havuç gibi kalmıştır. Onlar yaşadıkları zorlukları işlerinin hep ters gitmiş olmasıyla ilgili düş kırıklıkları ile ilgili ilk sorulacak soru şudur: Hangi ebeveynine saygı duymuyorsun? Ya da Kendini hangi ebeveyninle eşit hissediyorsun? Ya da Kendini hangi ebeveyninden üstün hissediyorsun? Bu sorularla karşılaşanlar önce büyük bir şaşkınlığa düşer, bazen soruyu sorana kuşku ile bakar bazen de kızarlar. Kendilerini toparladıktan sonra çoğu kendini savunmaya geçer, kendini haklı çıkarmaya çalışır ve bu sırada yaşamlarının senaryosunu açıklayan öykü sergilenir. Senaryo gözler önüne serilince onlar bu senaryonun halen yaşadıkları ıstırap ve zorluklarla ne ilgisi olduğunu sorarlar. Cevap şudur: Elimizdeki en değerli armağan olan yaşamımız ana-babalarımız aracılığı ve çabaları ile bize gelmiştir. Olduğumuz ve olmayı umduğumuz her şey onların sayesindedir.Onlara hak ettikleri yeri vermediğimizde ve verdikleri armağanın alıcısı olarak yerimizi inkar ettiğimizde yaşamı, tüm yaşamın kaynağını ve muhteşem bir evreni inkar etmiş oluruz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder